Zaman geçer.
Yıllar birbirini kovalar, hayat değişir, insanlar değişir, sahip olduklarımız bir gün çoğalır, bir gün eksilir. Bugün elimizde olan yarın olmayabilir. Evimiz, arabamız, paramız, malımız, mülkümüz. Hepsi gelip geçicidir.
İnsan bazen sahip olduklarını kaybeder ve dünyanın sonunun geldiğini düşünür.
Oysa değildir.
Çünkü kaybedilen mal yeniden kazanılabilir. Yıkılan ev yeniden yapılabilir. Boşalan cep yeniden doldurulabilir. Elinden alınan makam yeniden elde edilebilir. Hayat, insana yeniden başlama fırsatını çoğu zaman verir.
Fakat öyle kayıplar vardır ki insan onları bir kez kaybetti mi, hiçbir servet geri getiremez.
İnsanlığını kaybetmek gibi.
Vicdanını kaybetmek gibi.
Ruhunu kaybetmek gibi.
Ve en acısı, hafızasını kaybetmek gibi.
Çünkü insanı insan yapan şey sadece sahip oldukları değildir. Onu insan yapan, kalbinin taşıdığı merhamet, vicdanının verdiği ses, geçmişinin bıraktığı izler ve hatırladığı insanlardır.
Bir insanın cebini boşaltabilirsiniz ama kalbini boşaltamazsınız.
Evini elinden alabilirsiniz ama anılarını alamazsınız.
Malını mülkünü kaybettirebilirsiniz ama eğer ruhunu koruyabiliyorsa yeniden ayağa kalkabilir.
Asıl yıkım, insanın kendisini kaybetmesidir.
Bir zamanlar başkasının acısına üzülen insan artık hiçbir şey hissetmiyorsa, bir zamanlar haksızlık karşısında susamayan insan çıkarı için susmaya başlamışsa, bir zamanlar ekmeğini paylaşan insan artık elindekini yalnızca kendisi için saklıyorsa, işte orada büyük bir kayıp başlamıştır.
Çünkü insan bazen yaşarken ölür.
Nefes alır ama hissetmez.
Güler ama içi gülmez.
Konuşur ama söylediklerinin içinde insanlık kalmamıştır.
Kalbi vardır ama merhameti yoktur.
Aklı vardır ama vicdanı susmuştur.
İşte ruhsuzluk biraz da budur.
Bugün dünyanın en büyük yoksulluğu parasızlık değildir.
Asıl yoksulluk, insanın içinde iyiliğin tükenmesidir.
Bir çocuğun gözyaşını görüp geçebilmek, yaşlı bir insanın yalnızlığını fark etmemek, bir mazlumun sesini duyup başını çevirmek, yapılan kötülüğü sıradanlaştırmak.
Bunların her biri insanın ruhundan kopan küçük bir parçadır.
Ve insan ruhundan kopan parçaların farkına çoğu zaman çok geç varır.
Zaman bize çok şey öğretir.
Kimlerin yanımızda gerçekten kaldığını, kimlerin sadece çıkarları için bizimle olduğunu öğretir.
Nelerin değerli, nelerin değersiz olduğunu öğretir.
Fakat zamanın öğrettiği en büyük gerçek şudur:
Hayatta her şey kaybedilebilir ama insanlığımız kaybedilmemelidir.
Çünkü mal gider, yenisi gelir.
Para biter, yeniden kazanılır.
Makam elden gider, başka bir kapı açılır.
Ev yıkılır, yeniden yapılır.
Fakat vicdan bir kez sustu mu onu yeniden konuşturmak kolay değildir.
Ruh bir kez karardı mı, dışarıdaki hiçbir ışık içeriyi aydınlatmaya yetmez.
Bu yüzden insan, hayat boyunca en çok neyi koruması gerektiğini bilmelidir.
Cebini değil, önce kalbini.
Mülkünü değil, önce karakterini.
Şöhretini değil, önce itibarını.
Ve sahip olduklarını değil, kim olduğunu korumalıdır.
Çünkü günün sonunda insanın yanında götürebileceği ne malı kalır ne makamı ne de dünyaya biriktirdiği serveti.
Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğun kalır.
Kimsenin görmediği yerde yaptığın iyilikler.
Kimsenin bilmediği fedakârlıklar.
Bir gönlü kırmamak için sustuğun sözler.
Bir yetimin başını okşayan elin.
Bir dostun düştüğünde uzattığın el.
Ve hayat boyunca kaybetmemek için mücadele ettiğin insanlığın.
Belki de insanın gerçek serveti budur.
Çünkü insan malsız yaşayabilir, mülksüz yaşayabilir, parasız yaşayabilir.
Ama ruhsuz yaşayamaz.
Ruhunu kaybeden insanın elinde dünya kadar servet olsa neye yarar?
İnsanın sahip olduğu en büyük zenginlik, hâlâ iyi kalabilmesidir.
Dünya ne kadar değişirse değişsin, zaman ne kadar ilerlerse ilerlesin, bazı gerçekler hiç değişmez:
İnsanlığını kaybetme.
Çünkü hayatta yeniden kazanamayacağın en büyük kayıp, kaybettiğin temiz kalptir.
Bir gün herkes sahip olduklarını bırakıp gidecek.
Ama bu dünyada nasıl bir iz bıraktığın, geride kalanların kalbinde yaşamaya devam edecek.