Bir fotoğraf bazen sayfalarca kitaptan daha çok şey anlatır. Eski fotoğraflara bakınca insan ister istemez düşüncelere dalıyor. "Nasıl bir dünyada yaşamış bu insanlar?" diye sormadan edemiyor. Hayatları belki zordu, imkânları bugünkü kadar geniş değildi ama belli ki güzellikleri, samimiyeti ve huzuru içinde barındıran başka bir dünyanın insanlarıydular. O dünyaya doğmuş, sevinçleriyle, emekleriyle, hatıralarıyla yaşamış ve iz bırakarak göçüp gitmişlerdi.
Ne son model arabaları vardı, ne klimalı traktörleri. Geniş odaları olan, içi lüks eşyalarla süslenmiş 3+1, 4+1 evleri yoktu. Evlerinde doğal gazlı banyolar, gösterişli mobilyalar, geniş gardıroplar ve son moda kıyafetler bulunmazdı. Televizyonları, çamaşır makineleri, buzdolapları, üç kameralı cep telefonları da yoktu. Üstelik bugün en çok konuşulan psikologlar, antidepresanlar ve kişisel gelişim kitapları da henüz hayatlarına girmemişti. Buna rağmen hayatın yükünü omuzlayacak güçleri, dertlerini paylaşacak dostları ve gönüllerini ferahlatacak muhabbetleri vardı. Bugün ise sahip olduğumuz eşyalar arttıkça, sanki onları kullanan biz değilmişiz gibi bir hayatın içine sürüklendik. Bir zamanlar insanlar eşyaları ihtiyaçları kadar kullanırken, şimdi çoğu zaman eşyalar insanları yönetiyor. Daha fazlasına sahip olma telaşı, insanı kendi huzurundan, sevdiklerinden ve kendisinden uzaklaştırıyor. Eşyalar çoğaldıkça hayat kolaylaşsın isterken, farkında olmadan onların peşinde koşan, zamanını ve ömrünü onlara göre şekillendiren insanlar haline geliyoruz.
Ama bütün bu yoklukların arasında sahip oldukları başka zenginlikler vardı. Çalışmaktan yorulmayan mangal gibi yürekleri, nasır tutmuş ama üretmekten vazgeçmeyen çelik gibi bilekleri vardı. Bir lokma ekmeği bölüşen komşulukları, sofralarına bereket katan kanaatleri, en önemlisi de yüzlerinden eksik olmayan içten tebessümleri vardı.
Akşam olduğunda yorgun düşerlerdi ama tükenmezlerdi. Çünkü onları ayakta tutan şey sahip oldukları eşyalar değil, sahip oldukları değerlerdi. Birbirlerine yaslanır, sevinci de hüznü de birlikte yaşarlardı. Çocuklar oyuncak mağazalarından değil, toprağın içinden çıkan hayallerden mutlu olurdu. Bir bardak çay, bir gölge ağacı ve bir dost sohbeti koca bir günü güzelleştirmeye yeterdi.
Bugün ise neredeyse her şeye sahibiz. Evlerimiz konforlu, araçlarımız hızlı, iletişimimiz sınırsız. Fakat bütün bu varlıkların içinde sanki huzuru ve samimiyeti bir yerlerde kaybettik. Kalabalıklar içinde yalnızlaştık, eşyalar çoğaldıkça muhabbetler azaldı. Dolaplarımız doldu ama gönüllerimiz boşalmaya başladı.
Belki de gerçek zenginlik, sahip olunanların çokluğunda değil, az şeyle yetinebilmeyi bilmekteydi. Çünkü onlar yoklukların üzerinde yükseldiler. Biz ise bazen varlıkların ağırlığı altında eziliyoruz.
Geçmişe özlem duymamızın sebebi, o günlerin daha kolay olması değil; insanlığın, samimiyetin ve kanaatin daha fazla olmasıydı. Belki de insanı mutlu eden şey, sahip oldukları değil; paylaşabildikleri, sevebildikleri ve şükredebildikleriydi.