Paylaş:

Her evin bir kalburu olmalı.
Göze çarpan bir eşya gibi değil; sessizce çalışan, fark edilmeden hayatı ayakta tutan bir süzgeç gibi…
Çünkü yaşam, önüne gelen her şeyi içine almakla değil; neyi tutup neyi salacağını bilmekle insanı insan eder.

Kimi zaman dertleri süzmek için gerekir o kalbur.
Her anlatılan yük değildir, her dinlenen iyileştirici olmaz.
Bazı acılar paylaşıldıkça hafifler, bazıları ise anlatıldıkça kök salar.
İnsan, her sözü yüreğine indirmemeyi öğrendiğinde yorulmamayı da öğrenir.
Kalbur, burada devreye girer; hangisinin sana ait olduğunu, hangisinin başkasının yükü olduğunu ayırır.

Kimi zaman fertleri çizmek içindir kalbur.
Aynı çatı altında olmak, aynı niyeti taşımak değildir.
Herkes kan bağıyla değil, gönül bağıyla kalır evde.
Kim omuz olur, kim sessiz bir ağırlık…
Kim varlığıyla çoğaltır, kim eksilttiğini fark etmeden yaşar.
Kalbur, bunu gösterir insana; kim üstte kalıyor, kim altta sessizce kayboluyor diye.

Bazen üstündekileri görürsün kalburdan bakınca.
Hep verenleri…
Hep idare edenleri…
Hep susarak evi ayakta tutanları…
Bazen de altındakileri fark edersin;
Hep alanları, hep bekleyenleri, hiç doymayanları…
Hayat adil bir terazi değildir ama kalbur, dengeyi hatırlatır.

Ve en acı ders burada gizlidir:
Kalburla su taşımaktır değmeyenlere emek vermek.
Ne kadar doldursan da tutmaz, ne kadar anlatsan da anlamaz.
İnsanı asıl yoran, emeğin boşa gitmesi değil;
Bir gün dolacak sanarak sabretmeye devam etmesidir.
Oysa bazı insanlar, döktüğün her damlayı toprağa bile değdirmeden kaybeder.

Kalburu kullanmayı iyi bileceksin.
Herkese aynı mesafeden durmamayı, herkese aynı değeri vermemeyi öğreneceksin.
Sınır çizmenin vicdansızlık değil, hayatta kalma biçimi olduğunu kabul edeceksin.
Çünkü kalburunu kaybeden insan, sonunda yaşamın dibine çöker.
Süzemediği her şey, onu aşağı çeker.

Her evin bir kalburu olmalı.
Ama asıl mesele, onun duvarda mı asılı durduğu,
yoksa insanın içinde mi çalıştığıdır.
İçinde çalışmıyorsa, ev ayakta kalsa bile yürek çöker.