İnsan, adaleti çoğu zaman hakikatin terazisinde değil, kendi kalbinin eğriliğinde tartar. Doğruyu aradığını söyler ama aradığı şey gerçeğin kendisi değil, gerçeğin kendisini rahatsız etmeyen hâlidir. İşine gelen haklı, çıkarına uyan doğru, vicdanını geçici olarak susturan ise adalet olur. Böylece adalet, bir ilke olmaktan çıkar; insanın kendini temize çekme aracına dönüşür.
Kendi kusuruna gelince susar insan. Başkasının hatasına gelince dili keskinleşir. Aynı yanlış, kendisinden doğduğunda “insanlık hâli”; başkasından geldiğinde “ahlaksızlık” sayılır. Terazi kuruludur ama kefeler eşit değildir. Çünkü bir kefede gerçek, diğerinde nefis vardır. Ve nefis, her zaman ağır basar.
Gerçek adalet, insanın kendine acımasız olduğu yerde başlar. Kendi hatasına dürüstçe bakabildiği, savunmaya geçmeden önce yüzleşebildiği noktada… İnsan, kusurunu görmezden geldiği sürece adil değil; yalnızca taraflıdır. Başkasının yanlışını büyüten ama kendi yanlışını küçülten bir bakış, hakikati değil yalnızca öfkeyi üretir.
Adalet, yüksek sesle bağırılan bir talep değildir; içten gelen bir suskunluktur. İnsanın kendine torpil geçmediği, vicdanını kalkan değil ayna yaptığı bir duruştur. Çünkü vicdan, savunma aracı hâline geldiğinde kirlenir; hakikatin sesi olmaktan çıkar. İnsan kendini haklı çıkarmaya ne kadar uğraşırsa, gerçeği o kadar boğar.
En zor olan, insanın kendinden yana olmayı bırakabilmesidir. Haklı olmaktan vazgeçip doğruyu kabul etmek, kendini aklamaktan vazgeçip sorumluluğu yüklenmek… Adalet tam da burada sınanır. Çünkü gerçek adalet, insanı rahatlatmaz; rahatsız eder. Yüzleştirir. Can yakar. Ama iyileştirir.
İnsan, başkasının yanlışında adalet ararken, kendi kusurunda susuyorsa; orada adalet yoktur. Orada yalnızca korku vardır. Kendisiyle yüzleşememenin korkusu… Ve bu korku, zamanla vicdanı susturur, kalbi eğriltir.
Adil olmak, başkalarına karşı değil; önce kendine karşı dürüst olmaktır. Kendi hatasını saklamadan taşıyabilmek, suçu başkasına yüklemeden kabullenebilmek… İşte bu yüzden adalet herkesin dilinde ama pek az insanın hayatındadır. Çünkü adalet, insanın kendine tanıdığı ayrıcalıklardan vazgeçmesini ister.
Ve insan, ne zaman kendini savunmayı bırakıp hakikati savunmaya cesaret ederse, işte o an adalet sessizce yerleşir vicdanına. Gürültüyle değil; ağırlığıyla…