Eskiden insan, bir başkasının kusurunu gördüğünde önce kendine bakardı. Şimdi başkasının hatasını büyütürken kendi yanlışlarını görmezden geliyor. Herkes başkasına akıl veriyor, herkese bir ölçü biçiyor ama sıra kendisiyle yüzleşmeye gelince aynalar bile susuyor.
Ne oldu bize böyle?
Ne zaman bu kadar uzaklaştık insanlığımızdan? Ne zaman doğrularımızı menfaatlerimize göre değiştirmeye, haklı olmayı hakikatin önüne koymaya başladık?
Bugün birçok insan için önemli olan, nasıl bir insan olduğu değil, ne kadar kazandığıdır. Kimin canını yaktığı değil, kendi işini nasıl yürüttüğüdür. Bir başkasının hakkına girerken vicdanı sızlamayanlar, kendi hakları söz konusu olduğunda adaletin en büyük savunucusu kesiliyor.
Kendimize gelince anlayışlı, başkasına gelince acımasızız. Bizim hatamızın bir sebebi var, başkasının hatası ise affedilmez. Kendi çıkarımız için yaptıklarımıza kılıf buluyor, başkasının en küçük yanlışını bile dilimize doluyoruz.
Oysa insanın gerçek karakteri, kendisi için ne istediğinde değil, başkasına neyi reva gördüğünde ortaya çıkar.
Menfaatin öne geçtiği yerde vicdan geri çekilir. Vicdanın sustuğu yerde ise insan, kendine yakıştıramadığı her şeyi başkasına yapabilecek hâle gelir.
Bir zamanlar utanmak vardı. Hata yaptığında başını eğmek, birinin kalbini kırdığında geceleri rahat uyuyamamak vardı. Şimdi kırılan gönüllerin yerine bahaneler, haksızlığın yerine hesaplar, samimiyetin yerine çıkar ilişkileri konuluyor.
İnsanlar birbirine güzel sözler söylüyor ama davranışları söylediklerini yalanlıyor. Merhametten bahsediyor ama merhamete ihtiyaç duyanı görmüyor. Adaleti savunuyor ama işine gelmediğinde susuyor. Doğruluktan söz ediyor ama kendi çıkarı tehlikeye girdiğinde gerçeği eğip büküyor.
Sonra da soruyoruz: Neden huzurumuz yok?
Belki de cevabı çok uzakta arıyoruz. Çünkü huzuru kaybettiğimiz yer, insanlığımızdan ödün vermeye başladığımız yerdir.
Daha fazlasını kazanmak için birbirimizi eziyor, daha yükseğe çıkmak için başkalarının omuzlarına basıyor, birkaç günlük dünya menfaati uğruna yılların dostluğunu, kardeşliğini ve hatırını bir çırpıda silebiliyoruz. Sanki bu dünya yalnızca bizim için kurulmuş, sanki elimizdekiler sonsuza kadar bizimle kalacakmış gibi yaşıyoruz.
Oysa hayatın kimseye verilmiş bir garantisi yok.
Bugün arkasından koştuğumuz servet, yarın başkasının elinde kalacak. Uğruna insanları kırdığımız makamlar, şöhretler ve gösterişli hayatlar bir gün anlamını yitirecek. Bir zamanlar adımızı duyurmak için çabaladığımız bu dünyada, belki de bizi hatırlayan birkaç insanın kalbinde bıraktığımız izlerden başka hiçbir şey kalmayacak.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bir gün herkesin önünde susacağı, hiçbir bahanenin arkasına saklanamayacağı bir hesaplaşma var. O gün, ne kadar zengin olduğumuz değil, hangi hakka girdiğimiz; kaç kişiye üstünlük tasladığımız değil, kaç gönül kazandığımız önem taşıyacak.
İnanan insan için ölüm, yalnızca hayatın sona ermesi değil, aynı zamanda yaptıklarının hesabını düşünme sorumluluğudur. Rabbimizin huzuruna çıkacağımızı bilen bir insan, nasıl olur da kul hakkını hafife alır? Nasıl olur da bir gönlü kırmayı, bir hakkı yemeyi, bir insanı bile isteye incitmeyi önemsiz sayar?
Elbette hiç kimse kusursuz değil. Hepimiz hata yapabiliriz. Asıl mesele, hatasız görünmek değil, hatamızla yüzleşebilmektir. Yanlış yaptığında özür dileyebilmek, haksızlık ettiğinde hakkı teslim etmek, kibir yerine tevazuyu, öfke yerine merhameti seçebilmektir.
Çünkü insanı büyüten, sahip oldukları değil; sahip olduklarına rağmen kaybetmediği vicdanıdır.
Artık biraz durup kendimize bakmanın zamanı gelmedi mi?
Birini yargılamadan önce kendi davranışlarımızı, bir başkasının hakkını konuşmadan önce kendi adaletimizi, insanlara öğüt vermeden önce kendi hayatımızı sorgulamanın zamanı gelmedi mi?
Dünya telaşı bitmeyecek. Kazanma hırsı, makam kavgaları, bitmeyen beklentiler hep olacak. Fakat bütün bunların arasında insan kalabilmek, asıl imtihanımız bu.
Unutmayalım; dünya için ne kadar çok şey biriktirirsek biriktirelim, giderken hiçbirini yanımızda götüremeyeceğiz. Ama yaptıklarımız, kırdığımız kalpler, verdiğimiz emekler ve üzerimizde kalan kul hakları, inancımızın bize hatırlattığı o büyük hesabın bir parçası olacak.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım:
Bu dünyadan göçüp gittiğimizde arkamızdan nasıl hatırlanacağız? Kazandıklarımızla mı, yoksa yaşattıklarımızla mı?
Çünkü insan bazen dünyayı kazanırken kendini kaybeder. En büyük kayıp da bunun farkına varamadan ömrünü tüketmektir.
