← Hayrettin TÜRKOĞLU

Hayattan Zevk Almak mı, Başkasının Hayatından Çalmak mı?

3 dk. okuma 20 okunma

Hayattan zevk almak diye bir şey var elbette.
Güzel bir sabaha uyanmak, sevdiğin insanlarla aynı sofraya oturmak, emeğinin karşılığını almak, bir çocuğun gülüşünde huzur bulmak, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmek, başını yastığa koyduğunda vicdanının rahat olması...

Bunların hepsi hayatın insana sunduğu küçük ama gerçek mutluluklardır.

Fakat bir de başka türlü yaşayanlar var.

Onlar için hayat, başkalarının üzerine basarak yükselmekten ibaret.

Birinin hakkını yiyerek kazanıyor, birinin emeğini küçümseyerek büyüyor, birinin çaresizliğinden faydalanarak rahat ediyor, birinin sessizliğini kendi gücü sanıyor.

Sonra da dönüp bütün bunlara “hayatın tadını çıkarmak” diyor.

Gerçekten öyle mi?

Bir insanın mutluluğu, başka bir insanın gözyaşına dayanıyorsa buna mutluluk denebilir mi?

Birinin sofrası kurulurken başka birinin sofrası eksiliyorsa...

Birinin cebi dolarken başka birinin emeği karşılıksız kalıyorsa...

Birinin makamı yükselirken başka birinin onuru çiğneniyorsa...

Birinin rahatlığı, başka birinin huzursuzluğu üzerine kurulmuşsa...

Orada yaşanan şey hayatın zevki midir, yoksa başkasının hayatından çalınan bir konfor mudur?

Bugün dünyaya biraz dikkatle bakın.

Kimi insanlar sahip oldukları imkânların tadını çıkarıyor. Daha güzel evler, daha iyi arabalar, daha büyük sofralar, daha gösterişli hayatlar...

Ama o gösterişli hayatların arkasında kaç kişinin emeği var, kaç kişinin hakkı yenmiş, kaç kişinin sesi duyulmamış, kaç kişinin hayalleri yarım kalmış, bunu kimse sormuyor.

Çünkü insan, kendi rahatlığının bedelini başkasının ödediğini görmek istemiyor.

Görürse rahat edemez.

Vicdan, insanın önüne bazen öyle bir ayna koyar ki, insan sahip olduklarının değil, onlara nasıl sahip olduğunun hesabını görmeye başlar.

İşte o yüzden bazı insanlar aynaya bakmaktan kaçıyor.

Çünkü yüzlerini değil, yaptıklarını görmekten korkuyorlar.

Hayattan zevk almak başka şeydir.

Hayatı sömürmek başka.

Bir insanın başkasını ezmeden de mutlu olabilmesi gerekir.

Bir insanın yükselmek için başka birini düşürmesine gerek yoktur.

Çünkü gerçek başarı, başkalarının omuzlarına basarak yukarı çıkmak değil, kimseyi ezmeden kendi ayaklarının üzerinde durabilmektir.

Gerçek zenginlik, sofrandaki yiyeceğin çokluğu değil, o sofraya oturduğunda kimsenin hakkının boğazında düğümlenmemesidir.

Gerçek huzur, geceleri rahat uyuyabilmektir.

Gerçek mutluluk ise yalnızca yüzünün gülmesi değil, sen gülerken bir başkasının ağlamasına sebep olmadığını bilmektir.

Peki üzerine basılan ne olacak?

Asıl mesele belki de burada.

Güçlü olan çoğu zaman kendisini görür.

Kazanan kazancını görür.

Zengin olan sahip olduklarını görür.

Makam sahibi makamını görür.

Ama kaybedenin ne yaşadığını çoğu zaman görmez.

Çünkü insan yukarıdan bakınca aşağıdakinin acısını kolayca fark edemez.

Oysa bazen bir insanın hayatını değiştiren şey, senin için küçücük bir davranıştır.

Bir söz...

Bir haksızlık...

Bir fırsatı elinden almak...

Bir emeği yok saymak...

Bir insanı küçümsemek...

Sen unutursun.

Ama karşındaki yıllarca unutamaz.

Sen hayatına devam edersin.

O ise senin bıraktığın yaranın içinde yaşamaya devam eder.

İşte insanın asıl imtihanı burada başlar.

Kendisine yapılanı değil, kendisinin başkasına yaptığını görebilmekte.

Çünkü herkes kendisine yapılan haksızlığı hatırlar.

Ama çok az insan, dönüp kendisine şu soruyu sorar:

“Ben acaba kimin hayatını zorlaştırdım?”

“Kimin hakkını görmezden geldim?”

“Kimin üzerine basarak yükseldim?”

“Kimin sessizliğini kendi hakkım sandım?”

Bu soruların cevabı insanı rahatsız eder.

Ama belki de insanı insan yapan tam olarak budur.

Kendi vicdanının karşısında rahatsız olabilmek.

Çünkü dünyada her şeyin bir hesabı olmayabilir.

Bazı insanlar yaptıklarının karşılığını hemen görmeyebilir.

Haksızlık yapan kazanabilir.

İyilik yapan kaybedebilir.

Emeği sömürülen susabilir.

Hakkı yenilen çaresiz kalabilir.

Fakat bütün bunlar, yapılan haksızlığı haklı çıkarmaz.

Çünkü insanın başkasına yaşattığı acı, kendi hayatındaki konforla ölçülmez.

Sen rahat uyuyorsun diye herkes huzurlu değildir.

Sen gülüyorsun diye herkes mutlu değildir.

Sen hayatın tadını çıkarıyorsun diye, üzerine bastığın insanın acısı ortadan kalkmaz.

Belki de gerçek anlamda hayatın tadını çıkarmak, başkasının hayatını zehir etmeden kendi hayatını güzelleştirebilmektir.

Kimseyi ezmeden.

Kimsenin hakkına girmeden.

Kimsenin gözyaşına basmadan.

Kimsenin umudunu söndürmeden.

Çünkü bir gün insanın elinden her şey alınabilir.

Para gider.

Makam gider.

Güzellik gider.

Güç gider.

Şöhret gider.

Geride sadece insanın ne olduğu kalır.

Ve o gün insan, hayat boyunca kaç kişiyi geçtiğini değil, kaç kişinin üzerine basmadan yürüyebildiğini düşünür.