Paylaş:

Hayatın ne olduğunu sormak, aslında insanın kendine yönelttiği en eski ve en zor sorulardan biridir. Çünkü hayat tek bir yerde başlamaz; ne sadece içimizdedir ne de tamamen dışımızda. Hayat, insanın iç dünyası ile dış dünyanın sürekli çarpıştığı, bazen uzlaştığı, bazen de birbirini yaraladığı o ince çizgide şekillenir.

İnsan doğduğu andan itibaren bir yolculuğun içine bırakılır. Bu yolculukta ne tüm kuralları kendisi koyabilir ne de tamamen kuralsız yaşayabilir. Bir yanda kendi doğruları, hisleri, vicdanı; diğer yanda toplumun beklentileri, yazılı ya da yazısız kuralları vardır. Asıl çatışma da tam burada başlar. Çünkü insan, içinden geldiği gibi yaşamak ister; fakat dış dünya, “öyle değil, böyle olmalı” diye dayatır.

Senin tarif ettiğin o “ayakta kalmak ile yıkılmak arasındaki ince çizgi”, hayatın en gerçek halidir. Yaşamak çoğu zaman ilerlemek değil, düşmemek için direnmektir. Bazen bir adım atmak bile büyük bir zafer olur. Çünkü o adımın önünde görünmeyen yükler, geçmişin izleri ve geleceğin belirsizliği vardır. İnsan, sadece yürümekle değil; taşıdığıyla, sustuğuyla ve vazgeçmedikleriyle ayakta kalır.

Hayatı bir beceri olarak görmek aslında yanlış değildir. Ama bu beceri, sadece kuralları bilmekten ibaret değildir. Asıl beceri, hangi kurala uyulacağını, hangisine karşı durulacağını ayırt edebilmektir. Çünkü her kural doğru değildir; her doğru da herkes için aynı değildir. Toplumun şekillendirdiği kurallar, çoğu zaman düzeni korumak içindir, insanı anlamak için değil. Bu yüzden insan, bazen kendine ters düşen şeyleri kabullenmek zorunda kalır. İşte en büyük yorgunluk da burada başlar.

İçine sinmeyen bir hayatı yaşamak, dışarıdan bakıldığında “ayakta kalmak” gibi görünür. Ama insan bilir ki, içinde bir yer eksik kalmıştır. Çünkü insan sadece hayatta kalmak için değil, hissetmek ve anlam bulmak için yaşar. Eğer seçtiklerin sana ait değilse, o zaman yaşadığın hayat da sana ait değildir.

“Ben hayatın neresindeyim?” sorusu bu yüzden ağırdır. Çünkü bu soru, sadece bulunduğun yeri değil, aslında kim olduğunu sorgulatır. Ve bazen verilen cevaplar insanı rahatlatmaz; aksine daha da derin bir boşluğa iter. Ama bu, kötü bir şey değildir. Bu, uyanışın başlangıcıdır. Çünkü insan ancak rahatsız olduğunda değişmek ister.

Hayatın içinde kaybolmuş gibi hissettiğin anlar, aslında kendine en yakın olduğun anlardır. Çünkü o anlarda maskeler düşer, dayatmalar zayıflar ve geriye sadece “sen” kalırsın. Belki net cevaplar bulamazsın ama doğru soruları sormaya başlarsın. Ve çoğu zaman hayat, kesin cevaplardan çok doğru sorularla anlam kazanır.

Sonunda şunu fark edersin: Hayat, tamamen kontrol edebileceğin bir şey değildir. Ama ona nasıl anlam vereceğin senin elindedir. Ayakta kalmak bir zorunluluk olabilir; fakat nasıl durduğun, neye rağmen yürüdüğün ve ne uğruna devam ettiğin tamamen sana aittir.

Belki hayat, sandığımız gibi çözülmesi gereken bir denklem değildir. Belki de taşınması, hissedilmesi ve zamanla anlaşılması gereken bir süreçtir. Ve insan, o sürecin içinde ne kadar kendisi kalabilirse, o kadar gerçekten yaşamış olur.